Web Site Builder

Bizden Haberler

05.01.2015 / İŞ KAZALARI "GELİYORUM" DER!


İş güvenliği uzmanlarına göre kazaların büyük çoğunluğu yaşanmadan önce önemli sinyaller veriyor. Evet, kazalar gerçekten “geliyorum” diyor. Peki, ülkemiz bu sesi neden duyamıyor? Değişen yasalar, artırılan cezalara rağmen iş kazalarını önleyemiyoruz. Birbirini izleyen facialar yüzünden yaralarımız kabuk bağlayamadan yeniden, yeniden, yeniden kanıyor.

İşin köküne inmeye ve iş kazalarına daha geniş bir çerçeveden bakmaya çalıştık.


İŞ KAZASI NEDİR?

İş Kazası, çalışanı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özre uğratan olaydır. Bir iş kazasının olması için tehlike ile hedefin yani çalışanın kesişmesi gerekmektedir. Hedef, bu işi tehlikeli durum veya davranış olarak 2 şekilde gerçekleştirir. İş kazası bu kadar basit bir denklem iken teknolojinin bu kadar geliştiği bir ortamda nasıl oluyor da bizler iş kazalarını veya meslek hastalıklarını tam olarak engelleyemiyoruz? Neden proaktif yaklaşım yerine hep reaktif yaklaşım sergiliyoruz? Klasik bir iş güvenliği sözüdür; “Önlemek ödemekten ucuzdur” Bunu artık hepimiz biliyoruz da neden uygulayamıyoruz? Bence konuyu iyi analiz etmek için önce mevcut durumu incelememiz gerekiyor.


RAKAMLAR YALAN SÖYLEMEZ!

Maalesef dünyada iş kazalarında sicilimiz pek parlak değil. Türkiye ölümlü iş kazalarında Avrupa birincisi, dünya üçüncüsü. Türkiye'de günde yaklaşık 172 iş kazası olurken, ortalama 4 kişi de iş kazası sonucunda hayatını kaybetmektedir. 6 kişi ise iş kazası sonucu iş göremez hâle gelmektedir. İstatistiklere yansımayan kayıt dışı iş kazaları ve meslek hastalıkları sonucu yaşanan kayıplar eklendiğinde bu sayı daha da artacaktır. İş kazaları ve meslek hastalıkları sonucu kaybedilen iş günü sayısı 1 milyon 516 bin 24 iken, sürekli iş göremez sayısı 2 bin 85'tir. Bu rakamlardan da anlaşılacağı üzere, iş kazaları ve meslek hastalıkları sonucu maddi ve manevi kayıplar, ülke ekonomisi açısından önemli boyutlara ulaşmaktadır.


SORULAR… SORULAR…

İş kazalarını azaltmak veya engellemek için Bakanlığın uyguladığı idari para cezaları ve geçici, ya da sürekli kapatma cezaları sorunu çözüyor mu? Yani devletimizin konuyla ilgili en yetkili ağzının yaptığı açıklamalar görev ve sorumluluğun yerine getirildiğini kanıtlar nitelikte mi? Eğer değilse bu kazalardan kim sorumlu?İş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almayan işverenler ve taşeron şirketler mi?Yoksa iş sağlığı ve güvenliği kurallarının uygulanıp uygulanmadığı denetlemeyen devletin bu konudaki yetkili bakanlığı mı? Ya da işverenler önlemleri alıyorlar, devlette denetleme görevini eksiksiz yerine getiriyor ama işçiler bu kurallara uymayarak kendi can güvenliklerini tehlikeye mi atıyorlar acaba?


VE CEVAP…

Aslında durum çok açık! Kök nedene inmiyor, sorunu kökten çözmüyoruz. Ve unutuyoruz…Bize yıllarca yutturulan “Kaza geliyorum demez” kandırmacasına inanıp da kazanın nerden geleceğini bilememenin sıkıntısını yaşamıyor muyuz? Soma’da son iki yılda 11 iş kazası olması bize daha büyük bir kazanın haberini vermiyor mu? Anlamak için neyi bekliyorduk da böyle bir elim kazayla karşılaştık?

Değinmemiz gereken ilk konunun ülkemizdeki yasal mevzuatın bu konuda yeterli olup olmadığı sorunu olduğunu belirtmiştik. Yani acaba iş yasamız ve ilgili yönetmelikler çalışanlarımızı iş kazalarına karşı koruma konusunda yeterli ve kapsamlı değil mi?Bu nedenle mi biz ülke olarak iş kazaları bakımından bu kadar kötü durumdayız?

İş Güvenliğinin tarihsel gelişimine baktığımızda ülkemizde her ne kadar sanayileşmenin gecikmesi nedeniyle ilgili yasaların batıya oranla bize daha geç intikal ettiğini görsek de ülkemizde iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin mevzuatın yeterince kapsamlı olduğunu görmekteyiz.

 

Özellikle 4857 sayılı iş yasamızla ve 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği yasamızla birlikte diğer tüm yasalarımızda olduğu gibi iş yasamıza da AB uyum yasaları kapsamında çeşitli yeni düzenlemeler getirilmiştir. Bu kapsamda eski yasa döneminde “İşçi Sağlığı ve İş güvenliği” olarak adlandırılan mevzuat yeni yasa ile birlikte batı normlarına uygun olarak İş Sağlığı ve Güvenliği olarak adlandırılmıştır.

Mevzuatımız işverenlerimize iş sağlığı ve güvenliği konusunda almaları gerekli tedbirleri almamaları koşulunda çok ağır yaptırımlar öngörmektedir. Bunlar içinde işyerlerinin kapatılması, SSK’ tarafından işçiye yapılan masrafların işverenden (kazadan sorumluluğu ölçütünde) tahsili, idari para cezaları ve hatta hürriyeti bağlayıcı cezalar dahi yer almaktadır. Bunlar yasa ve yönetmeliklerimizle düzenlenmiştir.

İşçilerimiz bakımından ise alınmış kurallara uymamak işten çıkartılmalarının yanı sıra kazaya sebebiyet vermeleri koşulunda başka hukuksal yaptırımlarda getirmektedir.Şimdi bu bilgilerin ışığında başta sorduğumuz sorumuza dönecek olursak konuyla ilgili yasal düzenlemeler iş kazalarını önleme bakımından acaba eksik görünüyor mu?

 

Kanaatimizce bu konudaki yasal düzenlemeler eksik olmadığı gibi (bu yasalar genellikle batıdan ithal olduğu için) fazlası bile var. Yani çeşitli iş kollarına ilişkin yönetmelikleri incelediğimizde bu yönetmeliklerin içeriklerinin ülkemizdeki iş standartlarına fazla geldiğini bile söyleyebiliriz.

 

O HALDE SORUN NE?

 

Kanaatimizce sorun her şeyden önce bakanlığın henüz iş yerlerinin kurulması aşamasında yapması gereken denetimleri yeterince yapmadan bu tür kuruluşlara İşletme Belgesi vermesidir. Aksi halde tersaneler örneğinde olduğu gibi yeterli iş şartlarına sahip olmayan bunca işyeri faaliyete nasıl geçebilirdi? Sayın Bakan, Tuzla’da “fiziksel açıdan yetersiz bir ortamda olması gerektiğinin çok üzerinde tersane olduğunu” söylüyor. Ama bu tersanelere işletme belgesini kendi bakanlığına bağlı müfettişler vermiyor mu?

Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2003 yılında 4857 sayılı İş Kanunu’nu çıkartıp da 2012 yılında 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nu çıkarmak için neden 10 yıla yakın bekledi? Bu 10 yılda ne yaptılar? Sözde 16 kez Soma Madeni’ni denetlerken nereye baktılar da sorunları görmediler? Yine aynı bakanlık son 10 yılda iş güvenliği uzmanlarının çalışma sürelerini 3 kat azaltırken nasıl bir hata yaptığını anlayamayacak kadar etkin ve yetkin değil miydi? Temel kurmadan kopyala-yapıştır yasalarla 10 kat çıkılmayacağını bilmiyorlar mıydı? 2003’de 4857 sayılı İş Kanunu’nu çıkartırken 300.000 işyerinin 1000 müfettişle denetlenemeyeceğini akıllarına getiremediler mi? Soruların içerisinde aradığımız cevaplar aslında mevcut. Bakanlık ayağında süregelen sıkıntılar iş kazalarının neden devam ettiğinin bir parçasıdır.

Diğer taraftan da konunun çalışanlarla ilgili yönüne değinmeliyiz. Biliyoruz ki, insan sağlığı ve yaşamı her şeyden önce gelir. Evine ekmek götürmek isteyen biri öncelikle sağ ve sağlıklı olmalıdır.

 

NELER YAPILMALI?

 

İş sağlığı ve güvenliği konusundaki önlemlere uymamak,örneğin “sıkılıyorum” deyip baret takmamak, emniyet kemeri, kulaklık, toz maskesi, gözlük gibi koruyucu malzemeleri kullanmamak, verilen eğitimlere katılmamak veya katılınsa dahi burada anlatılanları can kulağıyla dinlememek ve dolayısı ile anlamamak çok pahalıya mal olabilir. Unutulmamalıdır ki; iş kazalarının en önemli nedenlerinin başında eğitimsizlik ve umursamazlık gelmektedir. Çalışanlarımız tüm iş emniyeti kurallarına uymalı, uymayanları uyarmalı, hatta gereğinde iş yasamızdan kaynaklanan hakları gereği işverenlerini iş sağlığı güvenliği önlemlerini almaları konusunda uyararak sonuç alamazlarsa iş sözleşmelerini sona erdirme haklarını kullanmalıdırlar. Tersaneler örneğinde kimi işçilerin tersanelerinin kapatılmaması konusunda yürüyüşler yaptıklarını hüzünlü bir şekilde izledik. Yani işçilerimizin kimileri diyor ki “sakat kalayım, öleyim ama işimden olmayayım.” Durum; içerisinde çaresizlik barındırıyor olsa dahi alışkanlık, vurdumduymazlık ve cahillik kaynaklı olduğunu  da söyleyebiliriz.

İşverenlerimiz kurallara uymamakta ısrar edenleri mutlaka ayıklamalı, takip sistemini iyi kurmalı ve özellikle ustabaşı veya süpervizör çizgisini etkin bir biçimde görevlendirmelidir. Kanıksatma derecesine kadar maalesef ilköğretim yıllarında verilmesi gereken eğitimleri verdirmeli, iş güvenliğini alışkanlık haline getirmeliler.

 

İşverenlerimiz açısından diğer önemli bir konu da “acil” kelimesinin çok kullanılmasıdır. İş ne kadar acil olursa olsun yapılabilecek süresi bellidir. “İş Güvenliği Verimliliktir” ilkesinden çok fazla tavizler veriliyor. Bu konuda o kadar çok ölümlü iş kazası mevcuttur ki neden halen ısrar edildiğini anlayabilmiş değiliz. Örneğin, yarım saatlik bir yüksekte çalışma işi için yapılması gereken önce kişiye yüksekte çalışma eğitimi verilmeli. Emniyet kemeri takmayı bilmeli. Yüksekte çalışma iş izin formu doldurulmalı ve uygun iskele tanzim edilmelidir. Bu işler yaklaşık 1 günlük ön çalıştırmayı gerektirir. Ama biz direkt en kısa yoldan işi çözmeye çalıştığımızdan olabilecek veya daha önce olmuş senaryoları aklımıza iş önceliğimizden dolayı getiremiyoruz. Çalışanlarımızın %85’i 3,5 metrenin üzerindeki düşmelerde hayatını kaybediyor. Bu çalışanın da düşüp öldüğünü farz edelim. Önce kolluk kuvvetlerine ve acil servise haber verilir. Onlar gelene kadar yaklaşık yarım saat geçer ve geldiklerinde ölüm söz konusu olduğundan savcılık olay yerine gelmeden ve rapor tutmadan ceset yerinden oynatılmaz. Bu süre yaklaşık 2 saattir. Daha sonra iş yerinden olayla ilgilisi olduğu düşünülen kişilerle birlikte emniyete gidilir. O gün zaten tüm çalışanlar için verimsiz ve kötü bir olur. Hem işletme hem de devlet çalışma gücünden de bir bireyi kaybetmiş olur. Mahkemeler, maddi manevi tazminatlar da cabası. Şimdi sorarım sizlere, hangisi daha az maliyetli?

 

Milli Eğitim Bakanlığımız da kreş, anaokulu ve maksimum 1. Sınıflara iş güvenliği eğitimleri vermelidir. Çünkü bir bireyin ileriki yaşamında sergileyeceği tüm hareket tarzları 0-7 yaş aralığında oturmaktadır. Kişilik oturdukça bizlerin yama eğitimlerle sonuca ulaşması zorlaşmaktadır.

Hepimiz ülkemizde üretimin devamlılığından yanayız ama bu yaşamlarımız pahasına olmamalı. Türkiye iş kazaları konusunda bu utanılacak geri kalmış görüntüden kurtulmalıdır. Bu da elbette ki en başta devletin konuya ilişkin yasaları yönetmelikleri layıkıyla uygulaması ve denetim gücünü eksiksiz kullanması ile gerçekleşebilecektir. Görev, daha sonra konunun diğer aktörlerine yani işveren ve işçilere düşmektedir.